Thursday, July 1, 2010

The funny things about life...

ara sıra geçmişe şöyle bir dönüp bakmak iyi gelir insana.
çocukluğunu, çocukluğundaki evi, sokakları, bakkalı, arabanın altına saklanan kedileri, olmadık yerden çıkan ve hep ürperten kertenkeleyi, kırmızı ayakkabıyı, kırmızı kısa çizmeyi, ananenin bahçesini, oradaki arkadaşlarını, ağaçtan incir toplamayı, misket oynamayı, dedenin dükkanında saatlerce oturmayı, yandaki eczacı amcanın seni "yaprak" diye çağırışını, annen sanıp yanlışlıkla kara çarşaflı bir teyzenin elini tuttuğun ve fark ettiğindeki korkuyu, apartman içinde piknik yaptığın günleri, teyzenin hazırladığı "niyet" çekilişiyle para kazandığın o küçük yazlık evi, denizi hep çok sevmeni, havluya sinen plaj kokusundan yazın geldiğini anladığın sıcak günleri, babanenle adadaki akrabalara gidişini, dedenle irmik helvası yapışını, güzel yazı defterini, her sene annenin okul kitaplarını kaplarken duyduğun "yeni bir sayfa" heyecanını, babanın bir dediğini iki etmemesini, teyzenle Nişantaşı'nda gezdiğin günleri, dergileri, ansiklopedileri, kitapları çok sevmeni, eski moda fotoğraf makinesini her fırsatta çıkartıp "sizi çekeyim mi?" diye sorduğun günleri, arkadaşların her şey demek olduğunu sandığın ve yalnızken ne yapılır bilmediğin zamanları, ananenin evindeki minik yorganını, minik yastığını, dedenin beyaz önlüklerini, dayının herkesi ama en çok seni güldürmesine çok özenmeleri, kardeşin hastaneden geldiğinde adını koyduğun ve onun elini tuttuğun o ilk anı, ananenin patates kızartmasını, dedenin pirzolasını, dayının çekirdeğini, teyzenin sebze çorbasını, annenin herkesten güzel yemeklerini, babanın mangalın başına geçtiğinde değme yıldızlı şeflere taş çıkardığını, sokak köpeklerinden kaçarken dikenli tellere takılmanı, ayağındaki cam kesiği izinin olduğu anı, annenin oksijenli su ve tentürdiyot pansumanlarını, dizinden ve dirseklerinden eksik olmayan yaraları, her fırsatta merdivenin son basamağından atlamaya çalışmanı ve hep düşmeni, parkta kaydırağın en üstüne çıkıp kaymaya cesaret edememeni ve arkada oluşan sırayı, sonra üşenmeyip aşağıya geri inişini, salıncakta saatlerce sallanmanı, dedenin bir torba dolusu abur ubur getirmesini, annenin kolaladığı yaka ve kolluklarını, eski plakları evirip çevirip dinlemeni, Sezen Aksu kasetini çok sevmeni, piyano hocanın aldığı tokayı, komşulara gidip gelmeni, haftada 3-4 kere lunaparka gitmeyi...
o lunapark kapandığında yaşadığın üzüntüyü ve boşluğu...
 
geçmişe dönüp hatırlamaya başladığımda akan kısacık film şeridi işte bu...
 
oturup düşünsem yeni nice kareler eklerim elbet. çünkü hayatı dolu dolu yaşadım ben. özellikle de çocukluğumu. iyi-kötü her günde yanımda olan ailem ve içimdeki yeni şeylere duyduğum özlemle güzel yaşadığım çocukluluğu. şimdi gururla insanlara anlatabildiğim gibi.
 
anlattıklarımın tek bir kelimeye indirmem gerekseydi, lunapark derdim. benim çocukluğum bir lunaparktı. eğlencenin her türlüsü vardı. ama korku tüneli de vardı. bütün sevdiklerim bir aradaydı. kağıt helva, pamuk şeker, sütlü mısır elimden eksik olmazdı. rengarenkti herşey. ne güzeldi.

hayatın sadece eğlenceli yönlerini anlatan bir kitap hazırlama fikri var aklımda. belki daha önce yapılmıştır ya da benim aklıma geldi ya, ya da ben yazdım ya, kesin en az 3-5 kişi yapar bu işi :)


0 Comments:

Post a Comment

Subscribe to Post Comments [Atom]

<< Home